Gerçekten kimdir bu feministler? Sonsuza kadar lanetlenmeli midirler, yoksa sahip çıkılıp yüreklendirilmeli mi?

Dünya yine rayından çıktı ve dünya yine bir tür çürümüşlüğün, dekadansın kapısına geldi ve dayandı. Faşizmin çanları kulakları sağır edercesine çalarken kadınlar için de ne yazık ki yeni bir dönem başlıyor. Az da olsa tarih okuyan herkes bilir ki toplumun benzeri çöküş dönemlerinde kadınlar eril düzen içerisinde en çok acı çeken varlıklar olarak yaşamlarının gidişatlarına müdahale etmek zorunda kalmışlardır. Bunu zaman zaman doğaya dönerek, zaman zaman da daha yüce bir güce yaşamlarını havale ederek yapmışlardır.
Örneğin Hristiyanlığın Roma’da bu kadar hızlı bir biçimde yaygınlaşması aslında kadınların eseridir. Ancak onların daha adil bir dünya ve daha insani bir yaşam talepleri her zaman ve her zaman eril söz tarafından boğulmuştur. Zira daha bir yüz yıl geçmeden doğuşunda eşitlik talep eden bir din, kadını aceleyle kutsal evlilik bağıyla bağlayıp bin yıllarca mahkumiyetle cezalandırmıştır. Aile yılı denince tüylerimizin neden diken diken olması gerektiğini umarım görüyorsunuzdur. Bu meseleye önümüzdeki günlerde tekrar döneceğim. 

Rönesansa gelindiğinde bu sefer Hristiyanlık bir çöküş dönemindedir ve ne ilginçtir ki kadınlar bu sefer de yüzlerini göklerden yere çevirmişlerdir. Çünkü acı da mutluluk da buradadır. Bu dönemde kadınların yazmaya başladıkları, doğayla, astronomiyle ilgilendikleri görülür. Fakat kaderleri yine değişmez ve çok kısa sürede kaçtıkları hapishaneye tekrar dönmek zorunda bırakılırlar. Modern dönemin başı yine böyle bir kaçışa sahne olur. Descartes’ın akıl üzerine yaptığı felsefi açıklamalar ve metafizik eleştirisi, aynı zamanda aklın eril kalıplar içerisinde düşünülmemesi gerektiğine dair inancı kadınların felsefi metinler kaleme almasına, edebiyatla ilgilenmesine neden olur. Bu dönem de fazla uzun sürmez. Avrupa’da yaşanan devrim niteliğindeki gelişmeler, krallıkların yıkılış dönemine girmiş olması, eskiyen yapıların yerini yenilerine bırakması gerekliliğinin getirmiş olduğu gerilim, kadınları yine ebedi mezarlarına döndürür.

Elbette çok üstünkörü anlattığım tüm bu tarihsel gelişmeler bize bir şeyleri dikte etmek zorundadır. Toplumsal refahın ve sükûnetin yaşandığı dönemlerde kadınların yaşam kaliteleri eskiye nazaran “daha iyi” durumdadır. Ancak toplumlar çökmeye, yıkımlar yaşanmaya başladığı dönemlerde en çok hırpalanan, en çok acı çeken kesim de yine kadınlar olmuştur. 

Tüm dünyada kadın hareketlerinin ve yıllar süren direniş ve mücadelenin kadının toplumsal statüsünde ciddi bir değişime neden olduğu aşikardır. Ancak şu an elimizde var olan haklarımızın bundan elli yıl sonrasında hala elimizde duracağının  da bir garantisi bulunmamaktadır. Günümüzde feministler bu ve benzeri sebeplerle bizatihi erkeklerle yani biyolojik bir cinsiyetle mücadele etmezler. Çünkü artık feministlerin üzerinde durduğu mesele fizyolojik cinsiyet denilen şey değil eril söz, eril iktidar, eril bilim gibi kurumlardır. Bu kurumlar hala yerinde durmakta ve bu kurumlar dil dediğimiz semiyosfer (anlam ufku) tarafından koruma altına alınmış durumdadır. 

İşte tam da bu semiyosferin içine doğdukları için ne yazık ki oldukça arkaik diyebileceğim bir takım cırtlak seslerin kadınlar tarafından çıkarıldığına şahit oluyorum. Arkaik bir biçimde feminist mücadelenin hala biyolojik cinsiyetle mücadele olduğu inancına sahip bir dünya kadın görüyorum. Feminizm yıllar önce Foucault ve Derrida’nın iktidar ve anlam evreni üzerine yapmış oldukları çalışmalar sayesinde bir tür yapısöküme(deconstruction) dönüştü. Ancak söylediğim gibi Kuşadası’nda “feminizm” kavramı bile oldukça arkaik bir anlamı içerecek şekilde kullanılıyor. 

Feminizm erkekleri kadınların dünyasından ayırmak demek değildir. Feminizm insan haklarını değil yalnızca kadın haklarını savunuyor olmak demek değildir. Feministler kahveye alınmadığı için kızan kadınların 8 Mart’ta erkekleri yürüyüşlerine davet etmemesi ve bunu bir intikam güdüsüyle yapması demek hiç değildir(Bu hangi kıytırık hayal gücünün ürünüdür bilmiyorum ama beni çok güldürdüğü açık). Feminizm sokaklara çıkmak demek değildir ve yine değerli Işık Arcan’ın da sürekli dile getirdiği gibi feminist örgütlenme yalnızca 25Kasım, 8 Mart gibi etkinlikleri planlamaktan ibaret de değildir. 

Peki kimdir bu feministler. Feminist hareketin ortaya çıkışı yarım yüzyıldan fazla bir süreyi kapsamaz. İlk ortaya çıktığı dönemde ise gerçekten feministlerin eleştirileri erkeklere yönelik olmuştur (Kuşadası’nda feminizm arkaik bir anlamda anlaşılır dediğimde kastettiğim aslında tam da budur). Ancak bu eleştiri kısa süre içerisinde önce sosyal feminizme sonrasında ise yapısalcı ve daha sonrasında yapısökümcü bir noktaya evrilmiştir. 

Tüm bunlar bizler için ne anlama gelmektedir peki. Fazla teorik yazdığımın farkındayım ve bu noktada meseleyi sizin için biraz açacağım. Feminist olmak bugün anladığımız anlamıyla eril bir biyolojik cinsiyeti hunharcasına eleştirmek anlamına gelmez. Feminislerhepimizin aşina olduğu gibi biyolojik değil toplumsal bir cinsiyetten bahsederler ve toplumsal cinsiyet dediğimiz şey işte benim tüm yazımda üzerinde durduğum bir takım yapılar aracılığıyla inşa edilir. Tıpkı bir kalıp ustasının kalıbı gibi kalıba dökülen malzeme hep aynı ürüne yani bizlerin bugün hegemonik erkeklik dediğimizeril düşünme tarzına neden olur. Eril akıl kendi sesini sözün yani yasanın efendisi kılar ve kendi gibi konuşamayan herkesi dışlar. 

Feministler bugün kadının sesi olmaya ve kadına toplumsal düzlemde yer açmaya çalışan insanlardır. Bunun için tıpkı bir arkeolog gibi(benim gibi mesela) geçmişte yaşamış ve kanonik evrende adına asla yer verilmemiş, sesi kısılmış ve tarihe gömülmüş kadınların sesini tüm dünyaya yeniden duyurmaya ya da ayrımcı, hiyerarşik ve kültürel yapıları yıkmaya, tersyüz etmeye ve yerine daha eşit ve daha adil olanı getirmeye çalışmaktadırlar. Bu anlamda ise feminist olmak utanılacak değil gururla taşınacak bir etikettir. Ancak ne yazık ki yine feminist olmayı reddetme güdüsü de eril anlam ufku tarafından belirlenmiştir. Feminizmin ortaya çıktığı ilk yıllarda erkekler feministleri aşağılar biçimde bu kavramı kullanmışlar ve feminist olmayı lanetlenmesi gereken bir şey gibi yorumlamışlardır. Öncü kadınlar bin yıllar boyunca cadı olarak nitelendirilip yakılırken benzer şekilde eril akıl günümüzde feminist kadınlarıfeminazi gibi saçma sapan kavramlarla işaret etmeyeçalışmaktadır(İşaret etmeyi sınırlarını çizme, belirleme anlamında kullanıyorum). Eril akıl derken tekrar belirtmeliyim ki biyolojik cinsiyetinden sıyrılmış bir eril aklı kastediyorum. Dolayısıyla eril sözün taşıyıcısı olan kadınları da bu akla dahil ettiğimi belirtmeliyim. “Kadınkadının kurdudur” gibi korkunç bir sözü icat eden ve kullanan bu akıldır. Bu sözün işaret ettiği kadın (bundan sonra işaret yerine im kavramını kullanacağım çünkü daha doğru ifade ediyor) sanki insanlık tarihinde ortaya çıkan tüm savaşların, binlerce ölümün ve gaz odalarının ve işkencelerin müsebbibidir de bu yüzden bu sözü hak edecek bir pozisyondadır. Umarım verdiğim bu örneknasıl bir eril anlam ufku tarafından çepeçevre sarıldığımızı, kadının nasıl hala ötekileştirildiğini, iğrenç, korkunç, yıkıcı olanla özdeşleştirilip sürekli ve sürekli periferde tutulduğunu sizlere anlatmama yetiyordur. 

Sözü daha fazla uzatmadan en başta söylediğime geri dönersek görünen odur ki dünya yeniden bir çöküş dönemine giriyor. Tam da böyle dönemlerde başımıza nelerin geldiğini tarih anlatıyor, merak edenler dönüp okuyabilirler. Bilenleri ise uyanık olmaya davet ediyorum. Bu semiyotik çerçeveyi(anlam ufkunu) biz oluşturmadık fakat bunu yıkabilecek olanlar ancak ve ancak feministlerdir. Kimse bize insan olma onurumuzu altın tepside sunmaz. Bizler araştırarak, okuyarak, anlayarak ve var olan yapıları çözerek, tek tek tuğlalarını sökerek bunu yapabiliriz. Dolayısıyla kadınlar için yapabileceğimiz en iyi şey geçmişimizi bilmek ve geleceğimizi ona göre şekillendirmektir. Kendimizi geliştirmektir kısaca. İşkembeden salladığımız yazılar kaleme almak, kadın olmamıza rağmen ağızımızdan salyalar saçarak kadınlara hakaretler yağdırmak demek değildir. 

Kısaca özetlemek gerekirse cehaletin yol açtığı feminizm tanımları tam da kadınları en çok yaralayan araçlardır. Bu yazımla aslınla tüm kadınları daha çok öğrenmeye, kadınların geçmişini tanımaya ve olası geleceklerini öngörmeye davet ediyorum. Hatta onlara “eril ocağın incir ağacı” olmalarını tavsiye ediyorum. Sürekli kesilse de temeli eninde sonunda aşındırıp yıkacak olan o ağaç olmayı yani. Çünkü bu bina yıkılmadığı sürece tarih tekerrürden ibaret olacak vekörpe dallarımız topraktan her başını çıkardığında kesilip gövdesinden ayrılacaktır. Oysa biz o incir ağacıyız ve özgürce dallarımızı güneşe ve rüzgara dönene kadar bu direniş de bitmeyecektir.